Paslı ranzadan doğruldum. Bir barakanın içindeyim, ilginç bir yer burası, dünyaya ait. Yerde belli belirsiz nesneler var, orta yerde duran bir masa, etrafında dört sandalye ve masanın üzerinde dünden kalma boş viski kadehleri. Yazarının ismi Ludwig Wittgenstein olan bir kitabın üzerinde muhtemelen atıldığı sırada dağılmış bir deste iskambil kağıdı var. Raflarda düzensiz sıralanmış bazı kitapların üzerinde ne işe yaradığını bilmediğim ilaçlar, boyları birbirinden farklı sönmüş sigara izmaritleri ve yatağın üzerinde sıcak tutmak haricinde her işe yarayan bir battaniye var. Güneş, tam karşımda duran mavi çadırla kaplanmış, üzerinde A6 yazan bir diğer barakanın kapısına yansımış. Kime ve neye olduğunu bilmediğim bir merakla çıkıyorum kapıdan. En kötü ihtimalle... En kötü ihtimalle bin beşyüz metreniz var, diyordu. Bunu söylerken yaptığımız işin metrajını hesaplıyordu. Ben o sırada tabakadan çıkardığım tütünün etrafına ince bir kağıt sarıyor, önümde kepçenin kazdığı çukura bakıyordum. Geniş...
Doğaçlama ayrılıkla kesişen Şantiye Güncesi..ve sahnesiz sahne 07:40 Şantiyenin dik yamaçlarından aşağı doğru süzülüyorum, işe gitmek için. Dudağımdaki sigaranın dumanı yayılıyor… evrene. Bu yazıyı mesai saatleri içinde yazıp, sana mesai saati bittiği vakti atacağım. Yazdığım her anın saatini de yanına not alacağım. Çünkü çalışmak yazmama engel oluyor. Düşünmeme de engel olsaydı keşke… Diye geçirmeyeceğim içimden. Gidiyorum mm... Nizamiyenin solun da bekçi kulübesi. İçin de bir şeylere kırgın olduğunu varsaydığım, Kaşları çatık yaşlı bir adam yatıyor sırtüstü. Kırgınlığı belki yalnız uykuyla alt edip Şehre inen sis, Palet taşlarının altında ezilmiş çiçeklere de sinmiş. Buradayım. Merkezi sen alırsak, saat iki yönün de… Dünyaya göre şanslılar galiba. Henüz onların dibine işemedim çünkü. 07:54 İş bekler patronlar. Kararan gökyüzü altın da işçi için yoktur iş vakti. Ve bu korodan Duyulmaz proleterin keder içli senfonisi. Bu yüzden yenilmiş...
“İkinizin de nerede olduğunu bilmiyorum ama buraya muhakkak geleceksinizdir. Demek biriniz şiiri, ötekiniz yaşamı ciddiye almıyorum diye beni terk ediyor. Geç mi kaldım? Siktir!ayrıldık mı yoksa? O halde gelin anlatayım, yalnız ikiniz gelin ama. Söyleyeceklerim şiirin etiği veya poetiği ile ilgili değildir. Absürt edebiyat yapma telaşında da değilim. Sıkça yapılan ve artık baydırmadan öteye gitmeyen sanat tartışmalarına da girmiyorum. Sadece durumun bende yarattığı gerçeklikten söz edeceğim. ...On yedi yaşındayken bir adamla tanışmıştım. Kırk yaşlarında, kafayı kitap ve şiir yazmakla kıran birisiydi. Bunu size daha önce hem anlaşmam olduğu için hem de bu işi biraz ciddi yapıyormuşum gibi görünmek için anlatmadım. Elbette bu işin bir haysiyeti vardır, fakat bende yok! Bu adam bir yerlerde yazdığım birkaç şeyi görmüştü. Bunları ona satmamı istedi. Önce biraz kararsız kalsam da pazarlığa oturduktan sonra kabul ettim. Adama her gün bir şiir atacaktım, o da bana dört bira parası gönder...
Yorumlar
Yorum Gönder