Paslı ranzadan doğruldum. Bir barakanın içindeyim, ilginç bir yer burası, dünyaya ait. Yerde belli belirsiz nesneler var, orta yerde duran bir masa, etrafında dört sandalye ve masanın üzerinde dünden kalma boş viski kadehleri. Yazarının ismi Ludwig Wittgenstein olan bir kitabın üzerinde muhtemelen atıldığı sırada dağılmış bir deste iskambil kağıdı var. Raflarda düzensiz sıralanmış bazı kitapların üzerinde ne işe yaradığını bilmediğim ilaçlar, boyları birbirinden farklı sönmüş sigara izmaritleri ve yatağın üzerinde sıcak tutmak haricinde her işe yarayan bir battaniye var. Güneş, tam karşımda duran mavi çadırla kaplanmış, üzerinde A6 yazan bir diğer barakanın kapısına yansımış. Kime ve neye olduğunu bilmediğim bir merakla çıkıyorum kapıdan. En kötü ihtimalle... En kötü ihtimalle bin beşyüz metreniz var, diyordu. Bunu söylerken yaptığımız işin metrajını hesaplıyordu. Ben o sırada tabakadan çıkardığım tütünün etrafına ince bir kağıt sarıyor, önümde kepçenin kazdığı çukura bakıyordum. Geniş...
Yorumlar
Yorum Gönder