en kötü ihtimal

Paslı ranzadan doğruldum.
Bir barakanın içindeyim, ilginç bir yer burası, dünyaya ait. Yerde belli belirsiz nesneler var, orta yerde duran bir masa, etrafında dört sandalye ve masanın üzerinde dünden kalma boş viski kadehleri. Yazarının ismi Ludwig Wittgenstein olan bir kitabın üzerinde muhtemelen atıldığı sırada dağılmış bir deste iskambil kağıdı var. Raflarda düzensiz sıralanmış bazı kitapların üzerinde ne işe yaradığını bilmediğim ilaçlar, boyları birbirinden farklı sönmüş sigara izmaritleri ve yatağın üzerinde sıcak tutmak haricinde her işe yarayan bir battaniye var.

Güneş, tam karşımda duran mavi çadırla kaplanmış, üzerinde A6 yazan bir diğer barakanın kapısına yansımış. Kime ve neye olduğunu bilmediğim bir merakla çıkıyorum kapıdan.

En kötü ihtimalle...
En kötü ihtimalle bin beşyüz metreniz var, diyordu. Bunu söylerken yaptığımız işin metrajını hesaplıyordu. Ben o sırada tabakadan çıkardığım tütünün etrafına ince bir kağıt sarıyor, önümde kepçenin kazdığı çukura bakıyordum. Geniş bir çukurdu bu.
En kötü ihtimalle... En kötü ihtimalle bin beşyüz...

O sırada kepçe operatöründen üzerimi örtmesini rica edip çukura atlamak istiyordum. En iyi ihtimalin bu olduğunu düşünüyordum.

— Kral, şu binanın teletuarı dökülmedi daha.
(Si*erim böyle işi.)
— Yarın, yarın kesin.
— Çayın var mı?
— Çaydanlığı çalmışlar 
— Onu da mı (a*k)...

...
En kötü ihtimalle...
En kötü ihtimalle, gövdemi boynumdan asarım göğe. Kurtulurum bu tecrit halinden, diyordum barakaya doğru yürürken. Furkan’ın çay yapmış olmasını diliyordum.

...
Adına bakıyorum. Birden sanki Girit’in çivit mavisi denizi çalkalanıyor ve beynim toparlanıyor. Sözler, gülüşler, rakslar, sarhoşluklar, ikindi üstleri, alçak sesle konuşmalar... Her an beni karşılıyormuş, her an bana veda ediyormuş gibi dikilen yusyuvarlak, canlı, çekingen gözler...

Başucumda bir şiir defteri, kalem, boş bir sigara paketi ve bir muştanın yanında duran kitaptan rastgele açtığım cümleler bunlar. Kazancakis’in Zorba romanı. Kürtçe çevirisi çıktığını duyunca yarıda bıraktım kitabı.

Çıkıyorum barakadan.
En kötü ihtimalle...
Sana geliyorum 

...
(Gelemedim.)

Komünist camisi diye adlandırdığımız ve sadece dibindeki kahveye çay içmeye gittiğimiz ibadethane görünüyor buradan. Bir bankta oturmuş Enes’i bekliyorum. İçecek bir şeyler almaya geldik. Yol boyu üniversiteden bahsetti, yarın açılacağından, gidip gitmemekte kararsız olduğundan. Söyleyecekleri bitmedi bir türlü. Yol bitti Allah’tan. İşte onu bekliyorum. Ayakkabılarım çamur olduğu için girmedim markete. Komünist camisi görünüyor buradan. Bir bankta oturmuş Allah’ı bekliyorum.
.
Bizi ölümü bilmek mi bu hale getirdi? Tabu ölümden mi çıktı? Haydi canım sen de. Şu bardağı doldur. Sigaramı yakacak bir fedai var mıdır abiler? Af buyurun, dün aldığım çakmağın taşı düştü. Bu arada bedelli askerlik ne kadar oldu?

Kalk, kalk şuradan. Kendi aracılığınla kendine uzaklaştın.
Sigaram yakıldı neyse ki. Sırtımı döndüm, birazımı yerde bırakıp... Hayır, ayrılık falan değil bu. Çişim geliyor, işemeye gidiyorum.
En kötü ihtimalle...
En kötü ihtimalle
 döndüğümde burada olursun.

(Gelmedin.)

...
— Üstad, sen tüy, buradan arıza çıkaracaklar. Asênin yanına git. Selamımı falan da söyleme, konuşmuyorum onunla. Hemen tüy. Arıza çıkaracaklar. Ben bunların hücresini biliyorum. Bunlar Allah’a kitabını satar. Bunlar Allah’ın kitabına telif hakkı çıkarır. Ben bunları biliyorum. Sana para bulacağız. Hemen tüy buradan.

Furkan’a söylüyorum bunları, barakanın kapısında duruyoruz ikimiz de. Sabah güneşin çarptığı kapıyı görüyorum rastgele, yerinde değil. Gitmiş. Gün ilerliyor, bunu anlıyorum. Ben böyle günlerin hücresini biliyorum. Bunların ciğerini biliyorum ben , kendi aracılığıyla kendine yabancı eder insanı.

...
Günler geçiyor böyle tuzla buz arası. Aslın da diyebilirim, bu yaranın tuzu az. Ben kabul etmiyorum.

— Kral, arka cephede işimiz bitti. Ne tarafa geçelim?
— Ahirete inanıyor musun?
— Evet.
— Ne güzel.
— Nereye geçelim kral?
— Biraz düşününce size haber vereceğim.

Açığa aldım kendimi. İyi nişan almayı bilmesem kendimi vuracaktım.
Aslında diyebilirim: bu namlunun pası çok. Ben kabul etmiyorum.
 Bakın, ben çok ciddiyim. Bu yaranın tuzu az. Açın bakın hepiniz.

En kötü ihtimalle...
En kötü ihtimalle 
yetmiş iki kalibredir.

...
Zamanın geçişinden bahsediyorum kendime. Tarih an’dır veya günümüzde gizlidir. Bu çok fark eder mi? Biz tarihin başlangıcında mı gizliyiz, diyordu tecritteki filozof. Gülüyor muydu devrimci bıyıklarının altından?
 Amma yaptık biz de ha... Bir türlü kıramadık şu halkın zincirini. 
Zamanın geçişinden bahsediyorum kendime. İşte bu sefer, diyorum oğlum, işte bu sefer...
Biraz daha gayret.
Kıracağız zincirlleri
Ve bırakacağız ardımızda.
 kahredilmiş ne varsa!

...
Sana yazıyorum zihnimi bütün çıplaklığıyla. Yaşamanın da bir öğlen molası vardır. Senede dört mevsim, yılda on iki ay vardır. Bunlar gerçektir. Görmediğim kabullerin ardını bilmiyorum. en az senin kadar. Ama bilmen gerekiyor: haber salınmış aradıma
aranıyorum.

Ölüm, diyorlar, altı yerden bana katil kiralamış.
Aranıyorum.
Ölüm, diyorum, altı yerden bana katil kiralamış!

...
Ben hiç melankolik değilim, valla. İsa’yı seviyorum, seni de. Üstelik beni de bir şehrin kapısına astılar ama kimse Mani demedi bana. Doğruyu söylüyorum, hiç melankolik değilim yeminle. Havarileri de seviyorum, üstelik seni de.

...
Serçe parmağımda bir yüzük var, onunla oynuyorum. Azo karşımda durmuş, ha bire sigara içiyor. O içtikçe içesim geliyor. Yüzüğü çıkarıp biraz inceliyorum. İçinde daha önce duymadığım bir kadın ismi yazıyor. Bir süre bu kadının kim olduğunu düşünüyorum. Eğer yanılmıyorsam bu isimde bir sevgilim olmadı. Ve olmadıysa muhtemelen onunla sevişmedim. Kim bu kadın 
Evli de değilim ki ben.

Biraz düşününce yüzüğü Enes’ten aldığımı hatırlıyorum. Derken Azo yine bakıyor bana, ağzında yamulmuş sigarasıyla.
— Kral diyor, viski iyidir değil?
— İyidir, iyidir, deyip gülüyorum ben de.

...
Sana yazıyorum yine bütün çıplaklığıyla zihnimi. Biraz anlam bulsam hiç bırakmayacağım.
Beni biraz tutsan belki 
hiç kaçmayacağım.

Düşünelim yine de en kötü ihtimalli.
En kötü ihtimalle...
Hepimiz öleceğiz.
..
Paslı ranzaya uzandım.
 Bir barakanın içindeyim. İlginç bir baraka burası, dünyaya ait. Masa olduğu yerde, kadehler atılmış. Uzanırken bir kitap düşüyor ranzadan aşağı doğru. Birbirine çarpan sayfa seslerinden anlıyorum kitap olduğunu.

Kendim haricinde her yer aydınlık, arada bir bozulan sessizlik haricinde bir şey duyumsamıyorum.
İlginç bir baraka burası, Güneş de görünmüyor ortalıkta 
Yine düşünüyorum haydi kötü demeyeceğim 
iyi olmayan ihtimali 

En kötü ihtimalle...
Uykudan kalkmayacağım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

doğaçlama ayrılık..

işte budur benim için şiiir